2 Mayıs 2013 Perşembe

Kitle Kavramı’nın Ortaya Çıkışı ve Kitle Kültürü


1.1 Kitle Kavramı’nın Ortaya Çıkışı ve Kitle Kültürü

Kitle Kavramı’nın ilk elde çağrıştırdığı “kalabalık”, “çokluk”, “yığın” gibi kavramların tarihçesi Antik Yunan’a Eflatun’un demokrasiye yönelttiği eleştirilere kadar götürülebilir. Ancak, bu çağrışımların ötesinde, kitle kavramının böylesine yaygınlık kazanması, sosyal bilimlerde kullanılan pek çok kavram gibi 1789 Fransız İhtilali’nden sonradır. Bu yüzden, varlığını Fransız İhtilali’ne borçlu olan pek çok kavram gibi bu kavramında herkes tarafından benimsenen açık bir tanımı yoktur. Kavram, kullanan kişinin kendine biçtiği yere göre bir anlam kazanıyor. Bu niteliği ile kitle kavramı kullanan kişinin olaylara hangi açıdan baktığını, kendisini dışarıda ve hatta üstte tutarak soruna baktığını belirlememizi sağlayabilecek bir kıstastır. Politikacı için kitle, seçim döneminde desteğine ihtiyaç duyduğu kişiler demektir. Müzisyen için icra ettiği sanatın tüketicileri; gazeteci için gazetesinin müşterileri.
Kitle kavramının içeriğindeki bu bulanıklığın ve ideolojik yükün bir başka nedeni de 1789’dan sonra, ihtilal öncesinin zorunlu kıldığı ittifakların bozulup bozulup yeniden kurulması; bu hercümerç içinde ortaya çıkan toplumsal sınıfların ve çıkar gruplarının sınırlarındaki belirsizliktir. Daha sonra ortaya çıkan bilimsel, teknolojik, demografik, siyasal ve toplumsal dönüşümler de, dikine ve enine toplumsal hareketliliği alabildiğine artırarak bu belirsizliğin üstüne tuz biber ekmişlerdir. Öte yandan, 19. Yüzyıl liberalizminin de, kitle kavramına kendi programı doğrultusunda farklı anlamlar yüklediğini görüyoruz. Mesela, J.S. Mill için kitle, akla yönelik bir tehdittir. Ve artık “ fertler, kalabalık içinde kaybolmuşlardır” [1]
Mill’in kitleler karşısındaki bu olumsuz tutumunda yalnız olduğu söylenemez. “Kendi döneminde de Tocqueville ile Burckhardt; daha sonra yüzyılımızın ilk çeyreğinde de Ortega y Gasset ve J.Benda gibi düşünürler bu olumsuz tutumu hararetle paylaşacaklardır.”[2]



1. 1. 1. Ortega’ya Göre

 Ortega’ya göre “Cemiyet, her zaman, iki parçanın dinamik bir birliğinden oluşur; azınlıklar ve kitleler. Azınlıklar, özel vasıflara haiz fertler veya fertlerden oluşmuş gruplardır. Kitle ise, özel vasıflardan mahrum insanların bir araya gelmesi ile oluşur. Şu halde, kitleler derken, sadece veya esas olarak, ‘emekçi kitlesi’ olarak tanımlamamak gereklidir. Kitle alelade kişidir, halktır. Böylece sadece sayı ile ifade edilen yani yığın, artık tayin edici bir keyfiyete dönüşür; birbirlerinden ayırt edilemeyen insanlar müşterek sosyal vasıf halini alır, genel bir tip ortaya çıkar.” [1] Görüldüğü gibi Ortega; bu kısa tanımı ile daha önce sadece nicelik açısından tanımlanan (kalabalık, yığın gibi ) kitleye, tersinden de olsa bir nitelik boyutu (aleladelik, sıradanlık) eklemektedir.
 Kitleyi bir nicelik olarak değil de, bir nitelik sorunu olarak aldığımız zaman, kitle olgusunun psikolojik kökenlerini de tartışma konusu yapabiliriz, zira yine Ortega’ya göre “kitle, fertlerin kitle nizamında ortaya çıkmalarını beklemeye lüzum hasıl olmadan tarif olunabilir. Kitle, kendisi için -iyi veya kötü- özel sahalara dayalı hiç bir hedef seçmeyen, kendini ‘herkes gibi hisseden’ ve bu halin kendisini düşündürmediği, gerçekte herkes gibi hissetmekle kendisini mesut hisseden herkestir.
 Beşeriyet, en köklü bir şekilde iki çeşit yaratıktan oluşmuş sınıflara ayrılmıştır, güçlük ve görevleri, üst üste yığarak kendi varlıklarından büyük talep de bulunanlar ve kendilerinden özel hiç  bir şey talep etmeyenler, yaşadıkları anı hayat diye kabul edenler, mükemmellik yolunda hiç bir gayret göstermeyen, dalgalar üzerinde sallanıp duran şamandıra örneği kişiler.” [2]
 Bütün bunlardan anladığımız kadarıyla Ortega’nın bu sınıflandırması adeta Nietzsche’nin “üst- insan” ını çağrıştırıyor. Ne var ki, Nietzsche’nin geleceğini haber verdiği “üst-insan”, Ortega’ya göre geçmişte kalmıştır. Kitleler, bu tarihi seçkinlikleri alaşağı etmişler; hiç hak etmedikleri halde onların yerine geçip kurulmuşlardır. Nietzsche’nin gözünde henüz başlamamış bir çağ, Ortega’ya göre hızla geçmişe karışmaktadır. Cemiyette en farklı ve değişik düzenlerde ve mahiyetleri itibariyle özel olan ve bunun neticesi özel yeteneklere sahip bulunmalarının yürütülemeyecek işlemler, faaliyetler, fonksiyonlar bulunur. Bu özel faaliyetleri, önceden yetenekli azınlıklar veya hiç olmazsa böyle yeteneklere sahip bulundukları idddia edilen azınlıklar yürütüyorlardı. Kitle tarihinin hiç bir döneminde bu işlere karışma hakkını kendinde görmediği; karıştığı zaman bu işleri görebilmek için gerekli özel vasıfları elde etmesi; bunun için de “kitle” olmaktan çıkması gerektiğini idrak edebiliyordu.
 Kitle, tarihin hiç bir döneminde günümüzde olduğu kadar iktidar sahibi olmamıştır. İşin acı tarafı ise “kitle, kitle olmayı terk etmeksizin, önceki azınlığın (iktidar seçkinlerinin) ayağını kaydırıyor, onun yerini alıyor.” [1]
Ancak, burada bir sorun ortaya çıkmaktadır. Kitlelerin “kitle niteliğini kaybetmeksizin” işgal ettiği yerler hiç bir zaman kalabalıklar için yapılmamıştır. Niteliğini kaybetmeyen kitlenin azınlıkların yerine geçmesinin sonuçları neler olabilir? Ortega’ya göre, “Belki yanılıyorum ama bana öyle geliyor ki, derinlemesine incelediği bir konu üzerinde yazmak üzere kalemi eline alan günümüzün yazarı bu konu üzerinde hiç bir şekilde durmamış ve konu üzerindeki bir yazıyı bir şeyler öğrenmek için değil de, kafasında taşıdığı basma kalıp düşüncelere uyuşmayan yazar hakkında hüküm vermek için okuyacak vasat seviyedeki okuyucuyu göz önünde tutmak zorunda. Kitleleri vücuda getiren fertler kendilerinin bilhassa yetenekli insanlar olduklarına inanmış olsalardı bu, sosyolojik bir alt üst etme meselesi olmaktan çıkar, şahsi bir hata meselesi olurdu. Günümüzün karakteristiği şu; alelade kafa taşıdıklarını bilen insanlar, bu aleladelik hakkını ilan etmek ve onu istedikleri şekilde cemiyete kabul ettirmek ihtiyacını güdüyor.” [2] Demek ki kitle, ağırlığı altındaki ferdi, yetenekli, seçkin olan her şeyi eziyor. Herkes gibi olmayan, herkes gibi düşünmeyen, herhangi bir insan potansiyel bir tehlikedir ve ortadan kaldırılma veya eritilme riskini göze alıyor demektir.
 Yukarıda anılan görüşlerinden de çıkarılacağı gibi Ortega aslında yönetici, yönlendirici gücü azınlıkların elinde olmasını istemekte ve bunun adını şöyle koymaktadır: “Ben beşer cemiyetinin aristokratik olması gerektiğini hiç bir zaman söylemedim, söylediklerim, onun çok daha üstünde, çok daha ötesinde...Söylediğim ve gittikçe artan bir inançla sarıldığım tezim şu; beşer cemiyeti olsa da olmasa da, ‘aristokratik’ tir ve daha da ötesi, bir cemiyet, aristokratik olduğu ölçüde cemiyettir ve aristokratik olmaktan uzaklaştığı ölçüde de cemiyet olma özelliğini kaybeder. [1]
Ortega’nın tüm çıplaklığı ile ortaya serdiği görüşlerini üstü kapalıda olsa çağdaşı ünlü düşünür Guenon da paylaşmaktadır: “Bugün batıda hüküm süren şartlar altında artık hiç kimse kendini ‘fıtratı gereği olması gereken yer’ de bulamıyor; ‘artık, kastların olmayışı’ sözünün anlamı da budur. Çünkü geleneksel anlamıyla ‘kast’ bütün özel yeteneklerle birlikte bireysel yaradılışın (fıtrat) kendisidir. Herkesin şu veya bu özel göreve yönelmesini sağlayan da budur. Belirli bir göreve gelmek, meşru bir ölçüye bağlı olmaktan çıktımıydı, herkes önüne gelen işi yapmak zorunda kalır. Bu iş de genellikle en az becerebileceği iş olur. Bu durumda en az etkili olabilecek değişken, aslında en fazla etkili olması gereken ‘bir insanla diğeri arasındaki yaradılış farkıdır.’ Bütün bu karışıklıkların nedeni, kesinlikle, bu farkların görmezlikten gelinmesidir.” [2]
 Peki, “tarih sahnesini doldurup taşıran bu kalabalıklar”; eskiden ancak bazı liyakat şartlarını taşıyan insanların tekelinde olan alanları ele geçiren bu kitleler nereden çıkmıştır?
 Ortega., bu soruyu ünlü iktisatçı Werner Sombart’ın araştırmalarına dayanarak yanıtlamaya çalışır: “Günümüzün tarih sahnesini doldurup taşıran bu insanlar nereden çıktı?” Çağdaş hadiseler üzerinde kafa yoran herkesin nasıl olup da üzerinde durmadığı çok basit bir gerçeği, ünlü iktisatçı Werner Sombart, bir müddet önce gün ışığına çıkardı. Bu çok basit gerçek kendi başına, Avrupa görüş sahasını temizlemeye yeterli veya yeterli olmazsa bile, bizi aydınlığa götürecek yolun başlangıcını koyacak güçte. Gerçek şu; Avrupa tarihinin başladığı VI. y.y’dan 1800 senesine kadar-yani 12 asır boyunca- Avrupa nüfusu hiç bir zaman 180 milyonun üstüne çıkamadı. Öte yanda, 1800’den 1914’e kadar bir asırdan biraz fazla süren bu devrede nüfus 180 milyondan 460 milyona fırladı. Bu rakamlar arasındaki tezat, sanırım geçen asrın verimli vasfını açıkça ortaya koyuyor. Üç nesil boyunca, tarih sahnesine bir sel gibi çıkarılan, onu taşıran devasa bir insan kitlesi yaratıldı.” [3]
İşte bu demokratik patlama, 17. Yüzyıldan beri ilerleyip gelen 3 ilke ile, liberal demokrasi, bilimsel deney ve sanayileşme ilkeleri ile birleşerek yeni dünyayı, yeni kitlelerin dünyasını ortaya çıkartmıştır. Aslında, rönesanstan itibaren bilimsel faaliyet öylesine iç içe geçmiş, daha doğrusu öylesine tekniğe indirgenmiştir ki, bilimsel deneyle sanayileşme arasındaki sık ilişkiyi de göz önüne alarak, bu ikisini bir tek terimle ifade etmek mümkündür. Tekniğin egemenliği veya kısaca teknik...Tabii burada, teknik derken, münhasıran Avrupa tekniğini kastettiğimizi de belirtmemiz gerekir. Yoksa insanoğlunun ortaya koyduğu her teknik bugün anladığımız anlamda bilimsel değildir. Çin’de, Mezopotamya’da, Mısır’da, Eski Yunan’da teknik olmakla beraber, bu “teknik” ler deneysel bilim temeline dayanmadıkları için, aşamayacakları bir gelişme noktasına, bir kritik noktaya vardıktan sonra gerilemeye, yozlaşmaya başlamışlardır. Hatta bazıları çok da gelişkin ve kullanışlı olan bu tekniklerin bazıları da iyice yozlaşarak birer hurafeye dönüşmüş olabilir. Buna karşılık 16.y.y’dan itibaren Avrupa’nın entelektüel haritalarını zorlamaya başlayan deneysel bilim anlayışı 18.y.y’ın ortalarında bütün rakiplerini bertaraf eder ve 1890’larda “Avrupa’nın entelektüel kumandasını” ele geçiren kuşakla birlikte, karşımıza “tarihte eşi görülmemiş bir bilim adamı tipi” çıkar.


 Bu konuda Ortega’nın görüşleri şöyle özetlenebilir: “Sosyal iktidarı günümüzde elinde tutan kim? Kendi zihni formlarını devrimize kabul ettiren kimler? Şüphesiz orta sınıf insanı. Bu orta sınıf içinde üstün sayılanlar, zamanımızın aristokratları, kimler? Şüphesiz teknisyenler, mühendisler, doktorlar, finansörler, öğretmenler.... Pekala bu teknisyenler grubunda onu en iyi ve en saf haliyle temsil edenler kimler? Yine hiç şüphesiz ilim adamları... Eğer yıldızlardan bir adam, Avrupa hakkında bir hükme varmak için kıtayı ziyaret etmiş olsaydı, kime bakarak hükümlendirmesini sorduğu vakit Avrupa, kendisi hakkında iyi bir kanaatin yerleşmesini garanti edeceği düşüncesiyle, memnunlukla, kendi ilim adamını gösterirdi.  Hakiki ilim adamı, kitle insanının prototipidir. Tesadüfen değil, her belirli ilim adamının ferdi başarısızlıklarından ötürü değil, fakat ilmin kendisi -medeniyetin kökü- onu otomatik olarak kitle adamına dönüştürür, onu bir ilkel, modern bir barbar yapar.

 İhtisaslaşma, medeni insana “ansiklopedik” ünvanını veren devirle aynı zamanda başladı. 19. asır eserlerinde ihtisaslaşma belirtileri, görünmesine rağmen “ansiklopedikçe yaşamış yaratıkların liderliğinde yürüdü.” Tarihte bir benzeri görünmeyen bir ilim adamı tipi ile karşılaşıyoruz. Bu adam, hüküm verebilme yeteneğine sahip biri olabilmek için, bütün bilinenler arasında sadece bir tanesi ile ünsiyet peyda etmiştir ve hatta bu sahada bile, sadece aktif araştırma yaptığı küçük bir kısmını bilir. Öyle ki, kendinin bilhassa işlediği daracık saha dışında kalanlarla ilgilenmediğini ilan etmeyi de bir fazilet sayar ve genel bilgi edinme merakını da “Diletantizm” (amatörce heveskarlık) adını verir.[1]
 Deneysel bilim, gelişmesini büyük ölçüde işte bu “ortalama”, hatta “ortalamanın da altında” kişilerin emeğine borçludur. Bu durum ortaya “olağanüstü gariplikte” bir insan tipi çıkartmıştır. Bu tip, (ki, Ortega bütün uzmanları bu kategoriye sokar) eski sınıflandırmaların hiçbirine sokulmaz. Bilgili değildir, çünkü kendi uzmanlık alanına girmeyen hiç bir şeyi bilmez. Bilgisiz de değildir. Çünkü bir “ bilim adamı”dır ve evrenin kendisine ait olan o küçücük bölmesini çok iyi bilir. Bu yüzden o, olsa olsa, “bilgili bir cahil” dir.
 Bu uzman “cahil”, hayatın diğer alanlarında, politikada, sanatta, toplumsal töre ve geleneklerde tam bir ilkel gibi davranır. Gariplerin Kitabı’nda Ian Dallas bu tipleri nasıl tarif ediyor: “İyice biliyorum ki, halkın öğrenim görmesinden sorumlu olanlar bu sorumluların en yüksek yüzeyde, en iyi olanlardan söz ediyorum, en kötülerinden değil. Bizzat kendileri baştan aşağı cahildirler. Öğretiyorlar ama akletmiyorlar. Sonu gelmez bir görüşler ve düşünceler ırmağına sahiptirler; cümleleri bitip tükenmez bir biçimde birbirine eklenir ve bunlar anlaşılır, iyi düzenlenmiş cümlelerdir. Konuşurlar ve konuşurlar. Zihin etkinlikleri onlara nasıl yürüyeceklerini, nasıl oturacaklarını, bir odada nasıl hareket edeceklerini, bir bardak suyu nasıl içeceklerini öğretmez. Hayat onlar için bir muamma ve ölüm tesadüfi bir sondur. Bunun hiç ama hiç bir istisnası yoktur. Hepsini tanıdım onların; eğer bir teki hayatı tatmış olsaydı, ona katılır, şöleni paylaşırdım onunla.”[2]

1. 1. 2. Benda’ya Göre

 Julien Benda’ya göre de, insanda temelde iki gruba ayrılırlar: Bir yanda, mensup olduğu toplumsal sınıf ne olursa olsun, maddi çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen “sıradan insanlar” ın oluşturduğu kitleler, öte yanda (veya kitlelerin hemen yanı başında) da, kitlelerden ayrı, onları bir ölçüde denetim altında tutan; pratik amaçlar gütmeyen, belirli bir sanatla veya ilimle veya sadece meta fiziki spekülasyonlarla meşgul olan “benim melekutum bu dünya değil” diye bilen aydınlar.
Benda’ya göre, gerçek aydınlar, ya Leonardo da Vinci, Malepranche, Goethe... gibi hiç bir çıkar gözetmeyen entelektüel etkinlik için birer örnek oluştururlar ve bu yaşama tarzının üstün değerlerini kendi kişilikleriyle, hayatlarıyla kanıtlarlar, veya Erasmus, Kant, Resan... gibi, insanlık ve adalet adına kitlelerin bencil tutkularına karşı koyar ve onları yerli yerine oturturlar.
 19.y.y’la gelinceye kadar aydınlar, “sıradan insanlar” ın kendi eylemlerini bir dil haline getirmelerini, bu eylemlerden ötürü kendilerini büyük adam saymalarını önleyebilmişlerdir. İnsanlar, uygarlık tarihi boyunca, yaptıkları bütün kötülüklere rağmen, aydınların sayesinde, iyiye hiç değilse saygı göstermekten de geri durmamışlardır. Ancak, 19. y.y’ın sonunda, köklü bir değişiklik ortaya çıkmıştır. “Aydınlar” politik tutkuların egemen olduğu oyuna bulaşmışlardır. O güne kadar halkın kaba gerçekçiliğini denetleyen, dizginleyen bu seçkinler, onu beslemeye, yüreklendirmeye ve hatta kışkırtmaya başlamışlardır.
 19. y.y’dan günümüze, kitle insanın iktidarına zemin hazırlayan, hatta bu iktidarı meşrulaştıran aydınların bu “ihanet basamakları” nı Benda’nın sıraladığı biçimde daha yakında, incelemek, en azından günümüzdeki kitle toplumu tartışmalarında aydınların yerini ve işlevini belirlememizi kolaylaştıracak bazı ip uçları sağlayabilir.
1. 1. 2. a. Aydınlar ve Politik Tutku
 Benda’ya göre, Avrupa’daki edebiyatçılar, sanatçılar, bilim adamları, düşünürler ve din adamları, ırklar ve politik görüşler arasındaki bölünmeleri körükleyen “nefret korosu” na gönüllü olarak katılmışlardır. Bugünün aydınları, tıpkı “sıradan insanlar” gibi politik tutkuların tutsağı olmakta; tıpkı onlar gibi kestirme sonuçlar peşinde koşmakta, nefret ve fikr-i sabitin egemen olduğu tartışmalara girmektedirler. Üstelik bir yandan da bunları yapmayanları, “fil dişi kulelerine kapanmak” la suçlamaktadırlar.
Benda’ya göre, politik tutkularını aydın olarak yaptıkları işe de bulaştıranların başında şairler ve romancılar gelmektedir. Bunlar, (bilhassa şairler) sanatlarının “sıradan insanlar” ı etkileme gücünü kötüye kullanmakta, “sokaktaki adam” ın belli belirsiz hissettiklerini, aydınca yetenek ve becerilerini kullanarak alabildiğine körüklemektedirler.
Politik tutkular tarafından en fazla tehdit edilen entelektüel alanlardan biri de, yazara göre, tarih yazımıdır. Bu alanda da, aydınların; politikacıların, askerlerin yaptıklarına meşruiyet kazandırdıklarını; bu yolla kitlelerin evrensel iktidarına zemin hazırladıklarını görüyoruz. Tarih boyunca, tarih yazımının kendi iktidarını meşrulaştırmakta ve pekiştirmekte ne kadar önemli bir yeri olduğunu sezinleyen Papa’lardan, 14. Lui’ye, Napolyon’dan, Bismark’a kadar pek çok siyasi iktidar sahibi de, kendilerine hizmet etmeye hazır “tarihçi” lere maaş bağlayarak, ısmarlama “tarih”ler yazdırmaktan geri durmamışlardır.
 Benda’ya göre, günümüzde siyasi iktidarlara canla başla hizmet eden bir başka “aydın” grubu da eleştirmenlerdir. Üstelik bu grubun yaptıklarının tarihte bir benzeri de yoktur. Ne Papa 14. Pius, ne de Napolyon, kendi toplumsal sistemlerini ve politik çizgilerini desteklemek üzere edebiyat eleştirmenleri “istihdam” etmeyi düşün(e)memişlerdir. Her türlü edebiyat eserini, kendi politik tutkularıyla çakışıp çakışmadığına bakarak “iyi” veya “kötü” diye sınıflandıran “aydın” tipi, sadece günümüzde görülen bir fenomendir.
 Geçmişte, otorite kendisini bir takım anonim yapılanmaların ardına gizlemediği, düpedüz kaba güç olarak çıktığı halde; günümüzde otorite ve kaba güç, iradesini çok ince bazı yapı ve tekniklerin dolayımından geçirerek yürütmektedir. Günümüzün egemenleri, bu işte de en büyük desteği aydınlardan almaktadır.
 “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
 Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
 Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
 Günlere geldim bunu bana öğretmediniz
 Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
 Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
 Bunu bana söylemediniz
 İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler 
 Bunu bana öğretmediniz”

 Gerek Ortega’nın gerekse Benda’nın içinde yaşadıkları toplumsal ve entelektüel oluşumlar ile batı uygarlığının geleceği konusundaki bu olumsuz ve karamsar değerlendirmeleri, hiç şüphesiz, Avrupa’nın iki büyük savaş arasında yaşadığı değerler kargaşasını da bir ölçüde yansıtmaktadır. Gerçekten de, 1.Dünya Savaşı ile birlikte, Avrupa’nın, daha doğrusu Avrupa uygarlığının, en temel ilkeleri yerle bir olmuş, savaştan sonra da, bu ülkelerin dayandığı temeller hemen hemen her düzlemde sorgulanmaya başlanmıştır. Nitekim Stefan Zweig da, Dünün Dünyası adlı kitabında, Avrupalı aydınların içine düştükleri bu değer kargaşasını, dokunaklı bir üslupla anlatmaz mı?[2]
 1. 2. Kitle Kültürü’ne Olumlu Yaklaşımlar
 Marcuse, otoriteryen kişilik yapısının, aile yapısına, özellikle otoriter babaya çok şeyler borçlu olduğunu savunanlara karşı, bu kişilik yapısının, otoriter ailenin yaptırımlarından değil; tam tersine, bu ailenin, günümüzde bütün geleneksel gücünü yitirmiş olmasından kaynaklandığını savunmaktadır. Buna göre, eski tarihlerde çok merkezi bir yere oturtulan travmatik baba deneyinin yerini günümüzde aile dışı kaynaklardan türetilen imajlar almakta, bireyin bu teknolojik düzende ortadan kaldırılması, ailenin toplumsal fonksiyonunu da asgariye indirmektedir.[3]
 Buna göre, eskiden aile içinde şekillenen benlik, günümüzde daha okul çağına gelmeden, mahalle takımından, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarına varıncaya kadar bir dizi aile-dışı etmen tarafından vaktinden önce toplumsallaştırılır. Bu yüzden çocuğa istenilen değerleri verenler, eğitenler, aileler değil; kitle iletişim uzmanlarıdır. Artık herşeyin en doğrusunu ve en yenisini babalar değil, çocuklar bilmektedir.
 Çağdaş toplum, kendisine baş kaldırma eğilimi gösteren merkezkaç güçlerini, eski toplumsal yapılar gibi kuvvet kullanarak değil; bir yandan teknolojik etkinliği, bir yandan da “hayat standardı” nı yükselterek hizaya getiriyor. İşte bu “hizaya getirme” işleminde en büyük rolü kitle iletişim araçları oynuyor.  Kitle iletişim araçlarının aykırılıkları “gökyüzünü maviye boyamaya yeltenen Dalgacı Mahmut’ları, içindeki çocuğu diri tutanları”· hizaya getirmek başvurduğu en yaygın yöntemlerden biri, sanatı, siyaseti, dini ve felsefeyi reklamlarla karıştırmak ve her biri hem ayrı ayrı hem de bir bütün olarak insanın gerçek bir ihtiyacına tekabül eden bu etkinlikleri, kendi iç mantığı ile çelişmeyecek, onu asla aşmayacak bir ortak paydaya indirgemek ve sonunda bunları bir değişim nesnesine dönüştürmek yani şey’leştirmektir[1]
Kitle iletişim teknojilerindeki gelişmelerin, nitelikli sanat, edebiyat ve düşünce ürünlerinin daha geniş bir kitle tarafından paylaşılması -yani tüketilmesi- imkanını verdiği; ancak, bu nicel yayılmanın nitel bir sığlaşma karşılığında olduğu söylenebilir. Nitekim bugün televizyonlarda en az bir Sheakespeare oyunu görmüş kişilerin sayısının, 17.y.y’dan günümüze kadar tiyatrolarda herhangi bir oyun izlemiş insanlardan daha fazla olduğu söyleniyor. Ancak Sheakespear’i anlayan, söylediklerine duyarlı kaç kişi çıkar acaba? 
Ki zaten, işin gelip dayandığı yer de, Nabi Avcı’nın deyişiyle toplumun “İgnoramuslar tarafından işgali değilmidir?
DALGACI MAHMUT
İşim gücüm budur benim, Dalga geçerim kimi zaman da,
Gökyüzünü boyarım her sabah, O da benim vazifem;
Hepiniz uyurken, Bir baş düşünürüm başımda,
Uyanır bakarsınız ki mavi. Bir mide düşünürüm midemde,
Deniz yırtılır kimi zaman, Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Bilmezsiniz kim diker; Ne halt edeceğimi bilemem.
Ben dikerim.
 ORHAN VELİ

1. 2. 1. Shils’e Göre
Edward Shils kitle toplumu kavramının, sanayi toplumu kavramından bağımsız olarak düşünülmemesini ister. Sanayi toplumunun en belirgin özellikleri, geleneksel toplumlarda, merkezi otoriteye atfedilen değerleri, kutsallıklarını yitirmeleri ve merkezle çevre arasındaki geçişin artmasıdır. Kitlelerin merkezi işgalidir. (Bu konuyu Ortega y Gasset’in görüşlerini irdelerken ayrıntılı olarak ele almıştık.) Bu yüzden sanayileşmeden, kitle topluma geçilmez. Tekniğin hayata girişi; insanların boş zaman ayrıcalığından giderek daha fazla pay almaları ve bunun paralelinde yaşam düzeyleri ve bakış tarzlarının değişmesidir. Bu yüzden sanayileşme bireyin gelişimine katkıda bulunmuştur. Kitle toplumu “dünya nimetlerinin” herkes için arzulanan meşru hedefler olduğunu öğrenmiştir.
 Shils’e göre, toplum değişik katmanlardan oluşur. Yüksek kültür katmanına dahil olanlar, ciddi iş yaparlar, insan hayatının asli sorunlarına denk düşen, şiirde, romanda, felsefede, bilimde, heykelde, müzikte, resimde, mimaride başarılı çalışmalar yaparlar.
 Orta kültür katmanı; yüksek kültür düzeyinin kıstaslarını karşılamaktan uzak, daha az orjinal; daha kolay çoğaltılabilen; zaman karşısında sınanmamış sanat ve düşünce eserlerinin oluşturduğu kültür katmanıdır.
 Kaba kültür katmanı ise, soyutlama düzeyi düşük, sembolik muhtevası zayıf kültürel etkinliklerin oluşturduğu kültür düzeyidir.

1. 2. 2. Gans’a Göre

 Herbert J. Gans’a göre, her bir muayyen “zevk”e tekabül eden kültür katmanlarını karşılıklı olarak çözümlemenin yolu, bu kültür katmanlarına kişisel yargılarımızla değil, toplumsal anlamlar açısından yaklaşmaktan geçer. Önemli olan, her birimizin muayyen kültür katmanları konusundaki kişisel yargılarımız değil; var olan her kültür düzeyinin toplum içinde bir kısım insanların somut taleplerine cevap vermesidir. Her toplum, kendi üyelerinin estetik taleplerine, istek ve korkularına gelişkinlik düzeyi ne olursa olsun, duygusal tepkilerine, sembolik düzenlemelere, algılama yeteneklerine, kendi toplumlarını taşıma ihtiyaçlarına, boş vakitlerini değerlendirme arzularına cevap vermek zorundadır.Bu açıdan bakıldığında, kitle kültürü de, muayyen bir seviyede billurlaşmış olan insani istekler toplamına verilmiş toplumsal bir karşılıktır. İşte böyle bir etkileşim içinde ortaya çıkan kitle kültürü veya yaygın kullanımı ile popüler kültür olgusunun, toplumsal hayatın diğer alanlarında yürürlükte olan diğer insanca etkinliklerden bağımsız olamayacağı görülecektir.






· Dalgacı Mahmut Şiiri, Orhan Veli Bütün Şiirleri, Adam Yay. İstanbul 29.baskı s.106
[1] Oskay, Ünsal İletişim ABC’si,SimaviYay.1992 s.71,72,73 Benzer düşünceler dile getirilmektedir.
[2] Avcı, Nabi Enformatik Cehalet, Rehber Yay. Ankara 1990 s.33
[3] Age s.17



[1]  Karakoç Sezai, Hızırla Kırk Saat, Diriliş Yay. İst. 1982, s.9
[2]  Zweig, Stefan; Dünün Dünyası Çev. Burhan Arpad, Milliyet Yay. İst. 1971
[3] Avcı, Nabi; Enformatik Cehalet, Rehber Yay. Ankara 1990, s.28 



[1] Gasset Ortega y, Kitlelerin İsyanı, Çev. N. Muallimoğlu, Bedir Yay. İst. 1992, s.93
[2] Dallas, Ian, Gariplerin Kitabı, Çev. İsmet Özel, Yeryüzü Yay. İstanbul 1979, s.42, 43
[3] Avcı Nabi, Enformatik Cehalet, Rehberi Yay. Ankara 1990, s. 19 



[1]  Age s. 21, 22
[2] Guenon, Reze; Modern Dünyanın Bunalımı, Çeviren Nabi Avcı, Ağaç Yay. İst. 1991 s.89, 90
[3] Gasset, Ortega y, Kitlelerin İsyanı , Çev. Nejat Muallimoğlu, Bedir Yay. İst. 1992, s.43

[1] Gasset Ortega y, Kitlelerin İsyanı, Çev. Nejat Muallimoğlu, Bedir Yay. İst. 1982 s. 16,17


[2] (4) Age, s. 17, 18 
[1]  Age, s.19

[2] Age, s. 20


[1] (1) J.S.Mill, Hürriyet, Çeviren; M.Osman Dostel, M.E.B İstanbul 1963 s.126
[2] (2) Avcı Nabi, Enformatik Cehalet Rehberi, Ankara 1990 s. 14









0 yorum:

Yorum Gönder

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More

 
Design by Free WordPress Themes | Bloggerized by Lasantha - Premium Blogger Themes | JCpenney Printable Coupons